MATERYALİST
VE PAGAN BİR DİN : NEW AGE
Harun Yahya
Hinduizm, Şintoizm, Konfüçyüsçülük, Caynizm, Şamanizm, Taoizm gibi
batıl Uzak Doğu dinlerinin Asya ülkelerindeki köklü bir etkisi vardır.
Ancak bu etki sadece Asya kıtası ile sınırlı değildir. Zaman içinde
Batılı toplumlarda da Uzak Doğu öğretileri taraftar toplamıştır.
Bu etki bazı çevrelerin bilinçli propagandaları ile başlamış ve
bu batıl dinler kısa sürede Batı kültürünün çok önemli bir parçası
haline gelmiştir.
Uzak Doğu dinlerine olan ilginin birkaç önemli sebebi bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi mistik ayinlerin, ritüellerin, törenlerin insanlara
gizemli özelliklere sahip olduğu izlenimi verecek şekilde lanse
edilmesidir. Bu dinlerin mensuplarının yaşam şekilleri, giyinişleri,
batıl itikatları, felsefeleri ve garip ayinleri Batılı toplumların
yaşamları boyunca karşılaştıkları hayat şeklinden çok farklıdır.
Bu farklılığın cazip bir üslupla sunulması bazı Batılılarda büyük
bir merak ve ilgi oluşturmaktadır. İşte, bu batıl dinleri seçen
ya da bazı öğretilerini uygulayan insanlar da genelde inandıkları
ya da mantıklı buldukları için değil, yoğun bir şekilde telkin edilen
sözde "gizemli" havadan etkilendikleri için bu kararı vermektedirler.
Ancak Uzak Doğu dinlerinin Batılı toplumlarda yayılmasının ardında
"ilgi çekme" heyecanının yanısıra çok daha köklü bir sebep bulunmaktadır:
Bu dinlerin materyalist, putperest ve inkarcı düşünce yapıları.
Uzak Doğu Dinlerinin Batıl Öğretilerini İçine
Alan Ateist Bir Din: New Age
Uzak Doğu dinlerinin Batı toplumlarına taşınması 19. yüzyılda başladı.
Bu dönemde pek çok Avrupalı araştırmacı Uzak Doğu ülkelerini ziyaret
etti, yazılan kitaplar, seyahat notları Uzak Doğu kültürünün daha
yakından tanınmasını sağladı. Söz konusu dinlere ait yazılı metinlerin
çevirilerinin yapılması ilgiyi daha da artırdı. Ancak dünyanın bu
kültürle görsel anlamda tanışması 1960'lı yıllarda başladı.
60'lı yıllar Batı toplumları için bir dönüm noktasıydı. İki büyük
dünya savaşının yıkıcı etkileri, Japonya'ya atılan atom bombaları,
bunun ardından gelen Vietnam Savaşı, komünizme karşı başlatılan
haklı mücadelenin bir paranoyaya dönüşmesi, birbiri ardına ortaya
çıkan Watergate benzeri skandallar Amerikan gençliğinde kurulu düzene
karşı büyük bir tepki oluşturmuştu. Avrupalı ülkelerde de durum
farklı değildi. Hıristiyanlık dininin tüm kurumları da "kurulu düzenin"
bir parçası olarak görülüyor, bu nedenle yönetime karşı oluşan tepki
Kilise'ye saldırı olarak da ortaya çıkıyordu. Bu dönemde Batı gençliğinin
önemli bir bölümü ve bazı Batılı entelektüeller asırlardır süregelen
Hıristiyan inancını terk edip, yeni arayışlara girdiler. Bir kısmı
ateist olmayı seçerken, bir bölümü de Uzak Doğu dinlerini benimsedi.
Bu arayışın altında yukarıda da belirttiğimiz "aykırı olmak", "düzene
karşı çıkarak dikkatleri üzerinde toplamak" gibi yanlış hevesler
de yatıyordu.
Bu yöneliş popüler kültürü belirleyen çevreler tarafından da -bilinçli
ya da bilinçsiz olarak- yönlendiriliyordu. Bunların başında Beatles
grubu geliyordu. Beatles üyelerinden George Harrison'un Hinduizmi
benimsediğini açıklaması ile sayıları milyonlarla ölçülen Beatles
hayranlarında Hinduizme yönelik bir özenti oluştu. Sadece eğlence
sektörü değil, Batı toplumunun önde gelen birçok aydın, bilim adamı
da Uzak Doğu kültürünü benimsediler ve gençler arasında yayılmasına
destek oldular. Ancak bu kişilerin verdikleri desteğin ardında daha
farklı bir neden yatıyordu: Uzak Doğu kültürünün materyalist Batı
kültürü ile uyumu. Uzak Doğu dinlerini benimseyen, propagandasını
yapan çevreler genelde materyalist kültüre sahip olan Batılılardır.
Hıristiyan-Yahudi kültürüne bağlı olan çevreler ise putperest Uzak
Doğu dinlerine karşı her zaman mesafeli olmuş, bu dinlerin batıl
inanışlarını her fırsatta eleştirmişlerdir.
60'lı ve 70'li yılların hippi kültürü zaman içinde etkisini yitirdi
ve kamuoyunun gündeminden kalktı. Ancak o dönemde Batı toplumunu
saran Uzak Doğu furyası, toplum üzerindeki etkisini hiçbir zaman
yitirmedi, gelişti, güçlendi. Bu kez yeni bir isimle ve daha organize
bir şekilde insanların karşısına çıktı. Bu, Uzak Doğu dinlerinin
tüm batıl inanışlarını biraraya getiren, Allah inancına sahip olmayan,
insanı adeta ilahlaştıran (Allah'ı tenzih ederiz) sapkın bir akımdı:
tüm ilahi dinlerin ortadan kalkıp, dünyanın "tek din"de birleşeceği
bir dönemin yaklaştığı hayaline sarılan New Age Hareketi (Yeni Çağ
Hareketi, New Age Movement-NAM. )
Hıristiyan araştırmacı Wilbur Bruinsma, "The New Age Movement and
Entertainment" (New Age Hareketi ve Eğlence) başlıklı bir makalesinde
60'lı yıllardan günümüze gelen bu süreci çeşitli örneklerle anlatmaktadır.
1960'lı yılların tüm sisteme isyan eden gençlerinin barışı, marihuana
ve LSD gibi uyuşturucularda aradıklarına, Hinduizme ve Zen Budizmine
(D. T. Suzuki isimli Japon bir felsefeci tarafından kurulan,
Budizm ile bazı Japon inanışlarını birleştiren bir akım. Zen kelimesi
Çince meditasyon anlamına gelmekte ve bu gibi batıl uygulamalar
Zen Budizminin temelini oluşturmaktadır.) kurtarıcı olarak
sarıldıklarına dikkat çekmekte ve 50 yıldır gelişip büyüyen bu hareketin
günümüzdeki etkisini şöyle tarif etmektedir:
1960'larda ve belki de 1970'lerde, tarihte daha önce hiç olmadığı
kadar Doğu ve Batı mistisizminin sentezi yaşandı. Hinduizm, Zen
Budizmi ve Çin Taoizmi Batı mistisizminin radikal esrarengizliğiyle
karıştırılmıştı. Hümanizmin iyi aşılanmış ifadelerine bakılırsa,
mistisizmin temel öğretileri ülkemizde, kültürümüzde ve hatta
dünyada güçlü bir şekilde kök salmıştır. Bu New Age Hareketi'dir.1
Bruinsma'nın da ifade ettiği gibi New Age Hareketi 1960'lı yılların
hippi kültürünün bir devamı niteliğindedir. Ancak bu hareketin asıl
ortaya çıkışı çok daha eski dönemlere, 18. yüzyıla kadar uzanmaktadır.
Önce Amerika'da ardından Avrupa'da kurulan ve batıl Uzak Doğu kültürünü
Batılı insanların hayatına taşımayı hedefleyen teozofi ("Kutsal
Akıl" anlamına gelen "teozofi" Yunanca bir kelimedir) dernekleri
bu hareketin ilk çıkış noktasıdır.
Teozofi Derneği
"Teozofi Derneği" (Theosophical Society) ilk olarak, Uzak Doğu
dinlerine -özellikle de Hinduizme ve Budizme- karşı büyük bir hayranlık
duyan Helena Petrovna Blavatsky ve Albay Henry Steel Olcott tarafından
1875 yılında New York'ta kuruldu. Kuruluşun amacı "eski ve modern
dinlerin, felsefelerin, bilimlerin araştırılması" olarak ifade ediliyordu.
Oysa gerçek amaç sadece araştırmak değil, bazı köhne öğretileri
diriltmekti. Helena Blavatsky okült öğretilere, ruhlarla bağlantı
kurduklarını iddia eden inanışlara, büyüye, mistisizme, Uzak Doğu
dinlerinin batıl ritüellerine büyük bir ilgi duyan, bu amaçla Hindistan,
Tibet, Çin, Japonya gibi ülkeleri birçok kez ziyaret etmiş bir gezgindi.
Kitaplarında da büyü, yılana tapınma, ruhlarla ilişki, simya gibi
pek çok batıl inanışa geniş yer vermekteydi. Batıda okült fikirlerin
yerleşmesinde büyük payı olan kişilerden biri olarak kabul edilen
Helena Blavatsky, aynı zamanda kendisini de insanüstü güçlere sahip
bir kişi olarak tanıtıyordu. Tibet'teki Budist rahiplerden ve çeşitli
gurulardan (Guru kelimesi Sanskritçe saygıdeğer anlamına gelir.
Hinduizmde ruhani lider, ruhani rehber anlamlarında kullanılır)
eğitim aldığını, sözde kendisinin ruhlarla insanlar arasında bir
aracı olduğunu iddia ediyordu.2 Hatta bu sapkın iddiaları nedeniyle
Hint basını tarafından sahtekarlıkla suçlanmış, hakkında birçok
olumsuz haber ve raporlar yayınlanmıştı.3
Blavatsky'nin öğretilerinde Allah inancı yer almıyor, insan sözde
ilahlaştırılıyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Ona göre insan kutsal
bir varlıktı ve büyü, ruhlarla bağlantı kurma, meditasyon, yoga
gibi yöntemler kullanarak sahip olduğu gücü dışarı çıkarmalıydı.
Blavatsky'nin bu sapkın inanışları Teozofi Derneği'nin de temelini
oluşturmuştu.
Blavatsky'nin bu sapkın inanışlarının her biri akıl ve mantıkla
bağdaşmayan, büyük birer aldanıştı. İnsanı ve tüm kainatı yoktan
var eden alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah ezeli ve ebedi olandır,
sonsuz güç ve kudret sahibidir. İnsan ise Allah'a muhtaç, aciz bir
varlıktır. İnsanı yoktan var eden, ona hayatını, gücünü, aklını
ve sahip olduğu tüm özellikleri bahşeden büyük rahmet sahibi olan
Rabbimiz'dir. İnsanın Allah'ın dışında hiçbir gücü, iradesi yoktur.
Allah'ın benzersiz yaratışına karşı nankörlük içinde olanların durumu
ayetlerde şu şekilde haber verilir:
İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı
görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını
unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken,
bu kemikleri kim diriltecekmiş?" De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa
eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir." Ki O, size yeşil ağaçtan
bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri
yaratan, onların bir benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette
(öyledir); O, yaratandır, bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, O'nun
emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. Herşeyin melekutu
(hükümranlık ve mülkü) elinde bulunan (Allah) ne yücedir. Siz
O'na döndürüleceksiniz. (Yasin Suresi, 77-83)
İnsan Allah'ın "ol" emriyle var olmuştur ve Allah'ın belirlediği
bir kader üzere yaşamını sürdürmektedir. Allah'ın belirlediği bir
zamanda ölüm melekleriyle karşılaşacak ve dünya hayatında tüm yaptıklarından
dolayı hesap verecektir. Dolayısıyla aciz ve muhtaç bir kul olan
insanın kendi çabasıyla insanüstü güçler edinebileceği yönündeki
inanç çok büyük bir saçmalıktır, akıl ve mantıkla çelişen çok büyük
bir aldatmacadır. Ancak "insanı hayatın merkezine koyup, hiç kimseye
sorumlu olmayan bir varlık gibi gösteren" bu aldatmaca, ateist ve
materyalist bakış açısına sahip çevreler tarafından asırlardır gündemde
tutulmaktadır.
Blavatksy'nin öğretisi de gerçekte söz konusu ateist öğretinin
farklı bir versiyonuydu. Nitekim bu derneğin ideolojisini şekillendiren
bir diğer inanç ise "evrim teorisi" idi. Teoloji ve felsefe konularındaki
makaleleriyle tanınan ve hala St. Thomas Aquinas İlahiyat Fakültesinde
tarih profesörü olan Rama P. Coomaraswamy bir çalışmasında Blavatsky'nin
kurduğu Teozofi Derneği'ni şu şekilde tanımlar:
O çağın evrimsel düşüncesinden çok etkilenen Teozofistler ya
ruhsal varlıklar ya da genelde bilinenden daha fazla evrimleşmiş
şanslı insanlar olan "üstadların" varlığına inanıyorlardı. Teozofistler
en başından beri dinin tüm Ortodoks şekillerine ve hepsinin üzerinde
Roma Katolik Kilisesi'ne karşıydılar. Sonradan ezoterik ya da
hermetik Hıristiyanlık ve daha sonra sözde Liberal Katolik Kilisesi
gibi çeşitli organizasyonlar kurarak, Hıristiyanlık kurumuna hem
içeriden hem de dışarıdan saldırdılar.4
Teozofi Derneği'nin ideolojisi, materyalist ve evrimci bakış açısıyla
birebir örtüşüyordu. Onlar da Allah'ın varlığını inkar ediyor, kainatın
varoluşunu tesadüflerle açıklıyor, insanın hem fiziksel hem de ruhsal
olarak evrimleştiğini ve evrimleşme sürecinin hala devam ettiğini
iddia ediyorlardı. Uzak Doğu dinlerinin temelini oluşturan karma
ve reenkarnasyon inancını da bu sözde evrim sürecinin bir ifadesi
olarak kabul ediyorlardı. İnsanın birbiri ardına gelen yeni hayatlarının
sonucunda mükemmelleşeceğini, çok derin bir kavrayışa, kutsal bir
konuma, hatta sözde bir ilah konumuna ulaşacağını (Allah'ı tenzih
ederiz) iddia ediyorlardı. Oysa bu hiçbir akli temeli olmayan, içi
boş bir aldatmaca, sapkın bir felsefeydi. Üstelik bu saçma iddia
Teozofi hareketinin ve bu hareketi takip eden diğer batıl inanışların
da temel dayanağını oluşturuyordu. Alan Morrison uzun yıllar boyunca
New Age takipçisi olduktan sonra Hıristiyanlığı kabul eden ve o
zamandan bu yana New Age akımının batıl yönlerini anlatmak için
çeşitli kitaplar ve makaleler yazan Hıristiyan bir araştırmacıdır.
Morrison, "From Old Gnosticism to New Age, A Historical Analysis
of the Mystery of Iniquity from the 6th Century to the Present"
(Eski Gnostisizmden New Age'e Kötülüğün Gizeminin Tarihsel Bir Analizi)
başlıklı makalesinde ilk olarak Blavatsky'nin ortaya attığı ruhsal
evrim kavramını şu şekilde açıklıyordu:
Teozofi Derneği'nin Yeni Gnostizm'e temel katkılarından biri,
Blavatsky'nin kapsamlı çalışmasında ortaya çıkan 'ruhsal evrim'
(spiritual evolution) kavramıdır... Nasıl insan aşağı hayat formlarından
evrimleştiyse, aynı şekilde güçlü ve kozmik bir organizmaya doğru
evrimleşmeye devam edecektir. Her birey mükemmelliği yakalayana
kadar binlerce kez reenkarne olacaktır. Ruhsal evrim teorisini
iddia ederken Blavatsky yalnız değildir. Bir yazarın yazdığı gibi:
"Bu görüş, Madame Blavatsky'den sonra Teilhard de Chardin tarafından,
daha sonra da Bergson ve Nietzsche tarafından farklı şekillerde
ifade edilmiştir. Fakat 19. yüzyılın sonlarında insanları ilk
kez bu kadar etkileyen sadece Blavatsky'nin fikriydi. Hıristiyan
inancının zayıflatılmasından ortaya çıkan boşluk yeni bir dini
akım ihtiyacına yol açmıştı. Blavatsky "ruhsal evrim teorisini",
doğal seleksiyon ya da şans gelişimi temeline dayandırmamıştı.
O, insanlara evrimleşmekte olan evrene yönelik bir plan olduğunu
söylüyordu. Ve bu plana göre, evrimdeki bir sonraki aşamanın altınçağ
olduğunu iddia ederek onlara umut dağıtıyordu.5
Alan Morrison'un da ifade ettiği gibi Teozofi Derneği ruhun evrimi
kavramıyla, sonradan gelen Chardin ve Bergson gibi koyu Darwinistlere
veya Nietzsche gibi fanatik din karşıtlarına ilham kaynağı olmuştu.
Hıristiyan araştırmacı John Carlo Rosales ise A Closer Look at the
New Age Movement (New Age Hareketine Yakından Bakış) isimli çalışmasında
bu hareketin temel doktrinini şu şekilde tanımlamıştır:
Bu hareket tarih boyunca dünyanın en büyük insan yapımı dinlerinin
mistik yanlarını kapsamaktadır. Çağdaş anlamda teozofi, birçok gelenekten,
fakat öncelikle Hindu felsefesi ve okült bilimlerinden alınan dini,
felsefi ve bilimsel anlayışların bir sentezini yapmaya çalışan çağdaş
bir Gnostik (Hıristiyanlığın başlangıcında ruhani sırları bilmek
iddiasında olan dini akımlar) harekettir. Teozofistler, Allah'ın
ve ruhun varlığı hakkındaki temel Hıristiyan fikirlerini inkar ederler.
Ruhun evrimi Teozofi Derneğinin temel öğretisidir... Teozofik anlamda
evrim, sürekli olarak yeniden doğma yoluyla Kozmik Hayat tarafından
yürütülen kendini fark etme ya da ortaya koyma sürecidir. Amacı,
insanın ve tüm varlıkların mükemmelleştirilmesidir... Özetle, Teozofi
Dernekleri arasında genel olarak kabul edilen 4 ana doktrin, panteistik
anlamda ruhun kutsal kökenleri, evrim, reenkarnasyon ve karmadır.6
Teozofi Derneği gibi daha birçok batıl akımın temelini oluşturan
ruhun evrimi iddiası çok büyük bir aldatmacadır. Zaten bu asılsız
iddiayı savunan çevrelerin de ortaya koydukları herhangi bir delil,
gösterdikleri herhangi bir örnek yoktur. Tek yaptıkları bu sapkın
iddiayı süslü cümlelerle ve felsefi bir şekilde anlatmak, insanların
da bu hayali dünyaya bir gerçekmiş gibi inanmalarını beklemektir.
İnsan ruhunun mahiyeti hakkındaki gerçekleri tek öğrenebileceğimiz
kaynak Kuran'dır. Rabbimiz Kuran'da ruh hakkında şu şekilde buyurmuştur:
Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbim'in
emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra
Suresi, 85)
Ayette de bildirildiği gibi insan ruhun mahiyeti hakkında çok az
bilgiye sahiptir. Sahip olduğu bilgi ise Kuran ayetleriyle bildirilenlerdir.
Ayetlerde şu şekilde haber verilmektedir:
Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir
çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona
bir biçim verdiğimde ve ona Ruhum'dan üfürdüğümde hemen ona secde
ederek (yere) kapanın." (Hicr Suresi, 28-29)
Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona
Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti.
Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
Hani Rabbin meleklere: "Gerçekten Ben, çamurdan
bir beşer yaratacağım" demişti. "Onu bir biçime sokup, ona Ruhum'dan
üflediğim zaman siz onun için hemen secdeye kapanın." Meleklerin
hepsi topluca secde etti; (Sad Suresi, 71-73)
Tüm kainatı yoktan var eden Rabbimiz insana Kendi ruhundan üflemiştir.
Doğada ruhu olan tek canlı insandır. İnsan bilinçli, irade sahibi,
düşünebilen, konuşabilen, akledebilen, karar verebilen, muhakeme
yapabilen, sevebilen, zevk alabilen, neşelenen bir varlıktır. Tüm
bunlar ise bir et ve kemik yığınından ibaret olan bedeninin değil,
sahip olduğu "ruh"unun özellikleridir. Ruh ölümle birlikte bu dünyadaki
insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılıp farklı bir boyuta
geçerken, geride cansız bedenini bırakmaktadır. Cansız beden dünyada
çürüyüp yok olurken, ruh sonsuz bir yaşama başlayacaktır. Dolayısıyla
ruh, batıl inanışların peşinde koşan insanların iddia ettikleri
gibi evrimleşmemekte ya da daha "kutsal bir konuma" ulaşmamaktadır.
(Allah'ı tenzih ederiz)
Blavatsky 1891 yılında öldüğünde Annie Wood Besant isimli başka
bir Hindu hayranı, derneğin başına geçti. Annie Besant da büyüye,
okült bilimlere, psişik deneylere meraklıydı. Ateist kimliğiyle
ve bu konuda yaptığı ateşli konuşmalarla tanınıyordu.7 Besant, bir
yandan teozofik bilimler üzerinde çalışıp tamamen safsatalara dayalı
kitaplar yazarken bir yandan da derneğin ruhsal evrim iddiası ile
metafizik konular üzerinde yoğunlaşmasını sağladı.8 Bugün dahi onun
yazdığı kitaplar, söz konusu batıl inanışın peşinde giden, büyü
benzeri saçma uğraşıları bir hayat şekli olarak kabul eden insanların
en çok okuduğu kitaplar arasında yer almaktadır.
Besant, Hinduizm gibi putperest ve akıl sahibi her insanın kolayca
kavrayabileceği mantıksızlıkta bir dini her türlü eleştiriye karşı
savundu. Central Hindu College'i ve 1916 yılında Indian Home Rule
League'i (Hindu Özerkliği Derneği) kurarak Hindistan'ın bağımsızlığı
hareketine katıldı. 1917 yılında ise Hindistan Milli Kongresi'nin
başkanı seçildi. Teozofi Derneği'nin ve Besant'ın Hindistan'daki
etkisi Hinduism Today gazetesinde yayınlanan bir makalede
de detaylı olarak anlatılmış, Besant'ın Mahatma Gandhi, Jawaharlal
Nehru, Sarojini Naidu, C.P. Ramaswami Aiyer ve daha birçok Hindu
liderini doğrudan etkilediği belirtilmiştir.9
Teozofi Derneği, batıl Uzak Doğu dinlerinin, Hıristiyan inançlarını
temel alan Batı kültürüne nüfuz edip, bu kültürü dejenere etmelerinde
önemli bir rol oynadı. New Age Hareketi ise eski bir Teozofi Derneği
üyesi olan Alice A. Bailey tarafından başlatılmıştır. Bailey, Teozofi
Derneği'nin kurucuları gibi ateist görüşlerini destekleyen sapkın
Uzak Doğu dinlerine hayran olan, batıl inançlara sahip bir kişiydi.
Djwal Khul isimli Tibetli bir liderden mesajlar aldığını söylüyor
ve bir medyum olduğunu iddia ediyordu. 1919-1949 yılları arasında
bu hayali mesajları içeren 24 kitap yazdı. Bu kitaplar genelde okült
bilimlerinin, ezoterik öğretilerin, çeşitli büyü yöntemlerinin anlatıldığı,
sapkın inanışların propagandasının yapıldığı çalışmalardı. Bailey
yazdığı 2 ciltlik Discipleship in the New Age (New Age Taraftarlığı)
adlı çalışmasında ise başlattığı yeni akımın temel değerlerini ortaya
koydu. New Age Hareketi, Teozofi Derneği'nin batıl olan tüm öğretilerini
kabul ediyor, Hinduizm, Budizm, Şamanizm, Taoizm gibi putperest
dinlerin sapkın inanışlarının yanı sıra çeşitli okült bilimleri
de içeriyordu.
Bailey'nin ardından New Age öğretisi hızla taraftar toplamış ve
Batı kültürünün önemli bir parçası haline gelmiştir. Ancak bu öğreti
akıl, mantık ve sağduyu ile bağdaşmayan türlü saçmalıklar içeren,
ilahi dinlerde yasaklanan fal ve büyü gibi birçok batıl uygulamayı
teşvik eden, insanları dünya hayatının gerçeklerinden uzaklaştırıp
hayali bir dünyada yaşamaya sürükleyen bir aldanıştır.
Batıl İnançlardan Oluşan Pagan Bir Din: New Age
Hareketi
Uzak Doğu dinleri ile Batı kültürü arasındaki ilişki ilk zamanlarda
sadece Teozofi Derneği üyeleri ve materyalist hayat görüşüne sahip
küçük bir çevre ile kısıtlıydı. Ancak bu ateist hareket kısa sürede
yeni bir batıl dine dönüştü. Bu din materyalist çevrelerce hak dinlerin
dünya üzerindeki gelişen etkilerini engelleyebilmek amacıyla, "21.
yüzyılın dini" olarak lanse edilen New Age'di.
New Age hareketi Allah'ın mutlak varlığını inkar eden, ilahi vahye
dayanmayan, herhangi bir yazılı kitabı olmayan, merkezi bir organizasyona
sahip olmayan, üyeleri ve başkanlığı bulunmayan, inançları ve uygulamaları
kesin hatlarla belirlenemeyen kendine özgü bir harekettir. İsteyen,
bu batıl dine istediği inancı ekleyebilir, istediğini de çıkarabilir.
New Age öğretileri Hinduizm, Budizm, Taoizm, Şamanizm, Şintoizm,
Gnostik gelenekler, Spiritualizm (Ruhçuluk-İspirtizma), Wicca (Büyücülük)
gibi birçok farklı batıl inanışa dayanır. Alan Morrison, New Age'in
kökenlerinin hangi noktalarda birleştiğini "Blavatsky teozofik öğretisinin
özü, "hepsi üstün yaratıcı Allah'ı reddeden ve bireyin ilahlaşmasını
sağlamak için çeşitli uygulamalara başvuran Hinduizm, Budizm, Zerdüştlük
ve Gnostizm'in çeşitli öğretilerini biraraya getirmektir"10 sözleriyle
ifade eder.
Özellikle de son yıllarda ateist ve materyalist görüşe sahip çevreler
New Age kültürünün propaganda çalışmalarına hız katmışlardır. Bunun
için de kitle iletişim araçlarını çok yoğun olarak kullanmaktadırlar.
Amaçları ise Batı toplumlarında çok büyük bir hız kazanan hak dinlere
-özellikle de İslam dinine- yönelişin kendilerince önünü kesmek,
batıl dinlerinin kabul görmesini sağlamaktır. Söz konusu çevreler
bu inanışları doğrudan batıl bir öğreti olarak insanlara sunmamakta,
daha ziyade süslü reklamlarla, üstü kapalı ifadelerle, bilinçaltına
yönelik mesajlarla empoze etmeye çalışmaktadırlar. "Guru" adını
verdikleri sahte ruhani liderlerle putperest inanışlarını ve sapkın
felsefelerinin reklamını yapmakta, bu şekilde insanları kandırmayı
hedeflemektedirler. Toplumun yakından tanıdığı kişiler de bu propaganda
da önemli roller üstlenmektedirler. Örneğin bir dönemin popüler
aktristlerinden Shirley MacLaine, yazdığı kitaplar ve yaptığı televizyon
programları ile sapkın New Age inanışlarınının en yoğun propagandacılarından
biridir.
Ateist ve materyalist çevrelerce çeşitli propaganda yöntemleriyle
gündemde tutulmaya çalışılan New Age inanışları, insanları Allah
inancından uzaklaştırma, din ahlakının getirdiği ahlaki güzellikleri
terk etme ve Allah'ın vahyi yerine batıl işlere yöneltme hedefini
taşımaktadır. Örneğin yoga, meditasyon, şifacılık, biyoenerji tedavileri,
transandantal meditasyon gibi uygulamalar New Age inanışlarında
çok büyük bir yer tutarlar. Astroloji, tarot kartları, falcılık,
medyumluk bu kültürünün önemli bir bölümünü oluştururlar. Bunun
yanısıra karma, reenkarnasyon, reiki, feng shui, astral beden, kristallerin
insanlar üzerinde farklı güçleri olduğuna inanma, beyaz ve kara
büyü, kehanet, muska tarzı nesnelerle kötü ruhların kovulabileceğine
inanma, şeytan çıkarma, telepati ve telekinezi gibi uygulamalar
sapkın New Age inanışlarından sadece bazılarıdır. Günümüzde ise
bu terimler materyalist çevrelerce yapılan propaganda çalışmaları
nedeniyle sıkça duyulur hale gelmişlerdir. Bu sapkın inanışlardan
bazıları şu şekildedir.
** New Age Hareketinde büyü ve sihir çok büyük bir yer kaplamaktadır.
Uzak Doğu dinlerinin tüm büyü ritüelleri, Şamanizm gibi büyü temelli
batıl inanışları ve tarih boyunca süregelmiş her türlü okült inanış
bu batıl dinle tekrar dünya gündemine getirilmiştir. Oysa, fal,
büyü gibi inanışlar Allah'ın haram kıldığı çirkin ahlaksızlıklardır.
Allah Maide Suresi'nde "Ey iman edenler, içki, kumar, dikili
taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir.
Öyleyse, bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz."
(Maide Suresi, 90) şeklinde buyurmaktadır. Hz. Musa'nın büyücülerle
karşılaşmasının anlatıldığı ayetlerde ise "büyücüler, kurtuluşa
ermezler" (Yunus Suresi, 77) ve "büyücü ise nereye
varsa kurtulamaz" (Taha Suresi, 69) şeklinde bildirilmektedir.
Yani büyüyü bir kurtuluş, huzur, refah ya da başarı yolu olarak
görenler çok büyük bir aldanış içindedirler. Çünkü Allah dilemedikçe
hiçbir insanın bir diğeri için zarar ya da yarar dilemesi mümkün
değildir. Allah Bakara Suresi'nde bu durumu şu şekilde haber verir:
... Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı.
Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi.
Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi
öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir
payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları
şey ne kötü; bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 102)
** Falcılık, tarot kartları, ruhlarla bağlantı kurarak gelecekten
bilgi alma aldatmacası, medyumluk ve kehanette bulunma gibi batıl
inanışlar New Age kültürünün önemli bir bölümünü oluştururlar. Zaten
Guru ismini verdikleri kişiler de genelde ruhlarla bağlantı kurdukları,
medyumluk yaptıkları, tarot kartları ile geleceği söyleyebilecekleri
gibi yalanlara başvurarak insanları kandırmaya çalışan kimselerdir.
Oysa gaybı da ve müşahade edilebileni de sadece Allah bilir. Neml
Suresi'nde de bildirildiği gibi "... Göklerde ve yerde gaybı
Allah'tan başka kimse bilmez... " (Neml Suresi, 65) Allah
Cin Suresi'nde ise şu şekilde buyurur:
O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi
hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri
(peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka.
Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer.
(Cin Suresi, 26-27)
Ayetlerde de belirtildiği gibi Rabbimiz razı olduğu kullarına gayb
bilgilerini vahyedebilir. Bunun dışında hiçbir insanın kendi çabası,
çalışması, ruhlarla bağlantı kurmaya çalışması o kişiyi gaybe dair
bir bilgiye ulaştırmaz. Oysa New Age gibi hareketlere kapılan bazı
insanlar çevrelerinde dikkat çekebilmek, sivrilebilmek için medyumluk,
kahinlik gibi özelliklere sahip oldukları yalanının arkasına saklanırlar.
Bu yolla insanları kandırmayı, onlardan saygı ve ilgi görebilmeyi,
maddi çıkar elde etmeyi umarlar.
İnsanların birkaç kağıt parçasına, taşlara, kristal kürelere bakarak
geleceği söyleyebilmeleri, Allah'ın dilemesi dışında, mümkün değildir.
Çünkü "Gaybın anahtarları O'nun Katında'dır, O'ndan başka
hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir,
O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir
tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir
kitaptadır." (Enam Suresi, 59)
** Günümüzde New Age inanışları belli çevreler tarafından birer
moda akımı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Özellikle de kamuoyu
tarafından tanınan kişiler kullanılarak bu sapkın uygulamaların
benimsenmesi için süslü propaganda çalışmaları yapılmaktadır. Televizyon
programlarında, gazete ve dergilerde insana hiçbir yarar sağlamayacak
batıl öğretilerinin reklamı yapılmakta ve bu telkinin etkisinde
kalan bazı insanlar ise özenti içinde ve ne yaptıklarını dahi bilmeden
aynı şeyleri uygulamaya başlamaktadırlar. Son zamanlarda kamuoyunu
kaplayan "Reiki" modası da aynı aldatmacanın bir ürünüdür. Toplum
içinde dikkat çekmek, orijinal olup ilgi toplamak isteyen kişiler
bu batıl öğretinin propagandasından etkilenmektedirler. Oysa reiki
de diğer sapkın Uzak Doğu inanışları gibi büyük bir kandırmacadır.
Putperest bir toplum olan Japonlar, reikinin evrendeki birçok enerjiden
biri olduğuna inanır ve reikiyi "evrensel yaşam ve şifa enerjisi"
olarak kabul ederler. Bazı kişilerin reiki enerjisine sahip olduğunu,
bununla insanlara sözde şifa verdiğini ve dilerlerse bu enerjiyi
başkalarına verebildiklerini iddia ederler.11 Reiki enerjisine sahip
olduğu yalanını ortaya atan kişi ellerini yukarıya açarak garip
hareketler yapmaya başlar. Daha sonra bir başka kişiye -ya da hayvana-
dokunarak ona enerji transferi yaptığını iddia eder. Oysa reikinin
bir büyü dini olan Şamanizmdeki şeytan çıkarma ve şifa ritüellerinden
hiçbir farkı yoktur. Şaman rahipleri de sahip olduğunu iddia ettikleri
güçlerle insanlara şifa verdikleri yalanını ortaya atmakta, sapkınca
büyü ve muska gibi batıl yollara başvurmaktadırlar. Akıl ve mantık
sahibi hiçbir insanın inanmayacağı bu saçma inanışlar çok büyük
birer sahtekarlıktan ibarettirler. Çünkü hiçbir insanın Allah'ın
dilemesi dışında bir insana şifa vermesi mümkün değildir. Şifayı
veren Allah'tır. Allah dilediği takdirde "Şafi" sıfatı ile, verdiği
hastalığı ortadan kaldırır. Allah dilemedikçe tüm dünyanın doktorları,
en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilaçlar ya da
Uzak Doğu dinlerinin tüm batıl inanışları biraraya gelse yine de
o kişinin hastalığının iyileşmesi imkansızdır. Kuran'da Hz. İbrahim'in
samimi duası şu şekilde bildirilmektedir:
"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. (Şuara
Suresi, 80)
Dolayısıyla reiki gibi batıl inanışlar ancak bir kandırmacadan,
aldatmacadan ibarettir. İnsanın Allah'tan başka hiçbir dostu, yardımcısı,
velisi yoktur. Allah'ın dışında hiçbir gücün insana bir zarar vermesi
ya da bir yarar sağlaması mümkün değildir.
** New Age inanışındaki batıl uygulamalar saymakla bitirilmeyecek
kadar fazladır. Taşların ve minerallerin çeşitli güçlere sahip olduğunu
düşünmek de bu yanılgılardandır. Bu batıl inanışın takipçileri kuvars
kristalinin tedavi ve büyü alanlarında çok etkili olduğunu kabul
ederler. Hematit taşının karar verme gücü verdiğine, elmasın bedeni
temizleyerek negatif kuvvetleri yok ettiğine, mercanın nazara iyi
geldiğine inanırlar.12 Bunun gibi daha pek çok taşa ve minerale
bu gibi saçma güçler atfederler. Oysa bu inanışların hepsi saçma
ve batıl inanışlardır. Herhangi bir taşın ya da bir nesnenin bir
insanı koruması, ona güç vermesi, olumsuzlukları ortadan kaldırması
kesinlikle mümkün değildir. İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hangi
yöntemlere sarılırsa sarılsın Allah'ın dilemesi dışında başına gelecek
herhangi birşeyden korunamaz. İnsan için tek koruyucu Rahman olan
Allah'tır. Kuran'da bu durum şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından
kim kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak
dua etmektesiniz: 'Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten
şükredenlerden oluruz'. De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan
sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız."
(Enam Suresi, 63-64)
İnsan zorlukla karşılaştığında bunları ortadan kaldırmak için tabi
ki önlemler almalıdır. Örneğin hastalanan bir insan doktora gidip,
söylenen tedavi yöntemlerini eksiksizce uygulamalı, ilaçlarını almalıdır.
Ancak önemli olan, alınan bu tedbirlerin tek başlarına bir güçleri
olmadığını bilip, şifayı sadece Allah'tan beklemektir. Çünkü Allah'tan
başka varlıkların, taştan ve tahtadan yapılmış putların, taşların
ya da minerallerin insanı koruyabileceğini, bir zararı giderebileceğini
ya da güç verip fayda sağlayabileceğini düşünmek Allah'a açıkça
şirk koşmaktır. Şirk ise çok büyük bir günahtır. Dünyada Allah'tan
başka koruyucu, yardımcı ve veli bulamayacağını anlamazlıktan gelen,
O'nun her türlü yardımına rağmen nankörlükte ısrar edenler ahirette
çok büyük bir pişmanlık yaşayacaklardır. Allah bu kişilerin durumunu
Kuran'da şöyle bildirmektedir:
De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan ilk kez yaratacak,
sonra onu iade edecek olan var mı?" De ki: "Allah yaratmayı (ilkin)
başlatır, sonra onu iade eder. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?"
De ki: "Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var
mı?" De ki: "Hakka ulaştıracak Allah'tır. Öyleyse, hakka ulaştıran
mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça
kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?"
(Yunus Suresi, 34-35)
İnsanların yoga, meditasyon, reiki gibi yöntemlere başvurmalarının
nedenlerinden biri de yaşadıkları hayatın karmaşasından, sıkıntılarından,
stresinden uzaklaşabilmek, huzuru ve güveni bulmaktır. Nitekim bu
gibi batıl uygulamaların reklamlarında da genelde "iç huzur, ruhsal
denge, iç barış..." gibi kavramları kullanmaktadırlar. İnsanlar
da, içinde yaşadıkları materyalist toplumdaki acımasız, sevgisiz,
çatışmacı, rekabeti ve bencilliği teşvik eden hayattan uzaklaşmak
için bu batıl inanışları bir kurtuluş yolu olarak görme yanılgısına
düşmektedirler. Oysa bu batıl inanışların insanlara iç huzuru ve
ruhsal dengeyi sağlaması mümkün değildir. Tam aksine Uzak Doğu dinleri
insanları taş ve tahtadan yapılmış putlardan yardım bekleyen, büyü
ve batıl ritüellerle sorunlarına çözüm bulabileceğini zanneden,
akıllı ve mantıklı hareket etme yeteneklerini kaybetmiş kimseler
haline getirmektedir. Uzak Doğu felsefelerinin etkin olduğu toplumlardaki
dini (pagan) topluluklarda bu psikolojik tahribatı, umursuzluğu,
hayatın gerçeklerinden uzaklaşmış şizofrenik ruh halini görmek mümkündür.
Şu açık bir gerçektir ki, insanların dünya üzerinde gerçek huzur
ve mutluluğu bulmalarının, her türlü kötülükten, acımasızlıktan,
karamsarlıktan ve mutsuzluktan kurtulmalarının tek yolu, Yaratıcımız
olan Allah'a teslim olmak ve O'nun razı olacağı gibi bir hayat sürmektir.
Allah bu durumu ayetlerde şu şekilde bildirir:
... Kim Benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp
sapmaz ve mutsuz olmaz. Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse,
artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır..." (Taha Suresi, 123-124)
Yerlerin ve göklerin tek sahibi olan Rabbimiz, tüm insanların kurtuluş
yolunun, bir hidayet rehberi olarak indirdiği Kuran'a sarılmak olduğunu
bildirmiştir. Allah İbrahim Suresi'nde "...Bu
bir kitaptır ki Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura,
O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik."
(İbrahim Suresi, 1) şeklinde buyurmaktadır.
Allah'ın varlığını inkar veya gözardı edip kendilerine batıl yollar
edinenler hem dünyada hem de ahirette çok büyük bir kayba uğrayacaklardır.
Hayatları boyunca kendilerine hiçbir fayda vermeyen, boş uğraşılar
peşinde koşmalarının karşılığını mutlaka alacaklardır. Onlar kendilerini
doğru yolda sanıp, dünya hayatındaki batıl uğraşılarının kendilerini
kurtuluşa erdireceğini zannederken aslında çok büyük bir yanılgı
içinde yaşadıklarını fark edeceklerdir. Allah böyle insanların durumunu
bir Kuran ayetinde şu örnekle bizlere haber verir:
Allah'ın dışında başka veliler edinenlerin örneği,
kendine ev edinen örümcek örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin
en dayanıksız olanı örümcek evidir; bir bilselerdi. (Ankebut Suresi,
41)
Ayette de belirtildiği gibi inkar yolunu seçenler kendi yollarının
en doğru yol olduğunu zannederken aslında büyük bir aldanış içine
girmişlerdir. Onların tüm yaptıkları boşa gidecek, hesap gününde
güvendikleri, medet umdukları, kendilerini koruyacağını sandıkları
tüm ortaklarının, muskalarının, büyülerinin kendilerine bir fayda
vermeyeceğini göreceklerdir. Allah ayetlerde şöyle bildirmektedir:
Melekleri görecekleri gün, suçlu-günahkarlara
bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki: "(Size
sevinçli haber) Yasaktır, yasak." Onların yaptıkları her işin
önüne geçtik, böylece onu savurulmuş toz zerreleri kılıverdik.
O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri
yer çok daha güzeldir. (Furkan Suresi, 22-24)
De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok
hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi? Onların, dünya
hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte
güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini
ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri
boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.
(Kehf Suresi, 103-105)
New Age, Darwinizm ve Ateizm
Daha önce de vurguladığımız gibi New Age benzeri batıl dinlerin
Batılı toplumlarda bu kadar büyük ilgi görmelerinin ardında yatan
nedenlerden biri de Uzak Doğu dinlerinin materyalist, ateist ve
putperest yapılarıdır. Batı toplumunun Hıristiyan-Yahudi kültüründen
uzaklaşan materyalist unsurları, Uzak Doğu kökenli her türlü inanışı
onaylamakta, desteklemekte, hatta propagandasını yapmaktadır.
Materyalist Batı kültüründe evrenin bir raslantı eseri olduğuna
inanılır ve canlılığın nasıl var olduğu sorusuna Darwin'in evrim
teorisiyle cevap verilir. Bu görüş, insan ruhunun varlığını reddeder
ve insanın gelişmiş bir hayvan türü olduğunu iddia eder. Ölümden
sonra yaşamı, ahiret hayatının varlığını, cennet ve cehennemin varlığını
kabul etmez. İşte her biri büyük bir yanılgı olan bu iddialar Uzak
Doğu dinlerinin inanışları ile büyük bir uyum içindedir. Budizm,
Hinduizm başta olmak üzere Uzak Doğu dinlerinin çok büyük bir bölümü
Allah'ın varlığını inkar eden, canlılılığın kökeninin doğanın kendisi
olduğunu kabul eden, ahiret, cennet ve cehennem hayatının varlığını
reddeden inanışlardır. İşte bu nedenle de materyalist Batı kültürünün
savunucularından çoğu zaman büyük destek görmüşlerdir.
Evrim teorisinin önde gelen isimleri de 19. yüzyıldan bu yana Uzak
Doğu felsefelerini her zaman desteklemişlerdir. Bu kişilerin başında
Darwin'in en büyük destekçisi olarak kabul edilen Thomas H. Huxley
gelir. Yaratılışı savunan din veya bilim adamlarıyla yaptığı tartışmalar,
Darwinizm'i savunan ateşli yazı ve nutukları, Huxley'i 19. yüzyılın
en ünlü Darwinisti olarak tarihe geçirmiştir. Huxley'nin Uzak Doğu
dinlerine, özellikle de Budizme, olan ilgisi ise o kadar iyi bilinmemektedir.
Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi ilahi dinlerin temsilcileri ile
şiddetle mücadele eden Huxley, Budizmi, seküler Batı medeniyetine
uygun bir inanç olarak görüyordu. Philosophy East and West
dergisinde yayınlanan "Buddhism in Huxley's Evolution and Ethics"
(Huxley'nin 'Evrim ve Ahlak'ında Budizm) başlıklı makalede bu konu
işlenmektedir. Makalede Huxley'nin Evolution and Ethics (Evrim ve
Ahlak) adlı kitabından Budizm hakkındaki şu tanımı aktarılmaktadır:
(Budizm) Batılı anlamda Tanrı tanımayan bir sistemdir; insanın
bir ruhu olduğunu kabul etmez; ölümsüzlüğe inanmanın bir yanılgı
olduğunu savunur hatta bunu ummayı günah sayar; duaya ve kurban
ibadetine yer vermez; insanların kurtuluş için sadece kendi yaptıklarına
güvenmesini ister... yine de Eski Dünya'nın kayda değer bir bölümünde
harika bir hızla yayılmış, yabancı inançlarla karışsa bile insanlığın
küçümsenemez bir kısmının hakim inancı olmuştur.13
Huxley Budizme hayrandır ve bunun tek nedeni Budizmin, aynen Huxley
ve diğer Darwinistler gibi Allah inancına sahip olmamasıdır. "Buddhism
in Huxley's Evolution and Ethics" makalesinin yazarı olan Hawai
Üniversitesi öğretim üyesi Vijitha Rajapakse'ye göre, Huxley'nin
Budizme olan hayranlığında, Budizm ile Eski Yunan'ın pagan ve ateist
düşünürleri arasında gördüğü paralellik de rol oynamıştır:
Huxley'nin Budist düşünceyi Batılı fikirlerle ilişkilendirme
konusundaki açık eğilimi... onun argümanının başka boyutlarında
da örneklendirilmektedir. Budizmin gayrı-ilahi pozisyonunu Heraklitus'un
bakış açısına benzetmiş ve dahası "Stoacılıkla Budizm arasında"
pek çok paralelliğe işaret etmiştir.14
Rajapakse, sadece Huxley'nin değil, 19. yüzyılın diğer bazı ateistlerinin
(veya agnostiklerinin) de Budizme büyük hayranlık duyduklarını not
etmektedir. Bu devirde Budizm ile materyalist Batı felsefesi arasında
kurulan bir paralellik de, David Hume'un fikirleri konusundadır.
18. yüzyılda yaşamış olan İskoç düşünür Hume, ateist ve din karşıtı
bir felsefecidir. Rajapakse; "İlginçtir ki, Budizm ve Hume felsefesi
arasındaki paralellikler, Budizm hakkında ilk yorum yapan kişiler
tarafından bile doğru bir şekilde not edilmiştir" der ve şöyle devam
eder:
Örneğin Rhys Davids belirtir ki "dıştan gelen bir ruha sahip
olmama düşüncesi, daimi ve değişmez bir acı çekme fikri gibi açılardan,
bizden sadece iki yüzyıl önce yaşamış olan Hume'dan iki bin dört
yüz yıl önce aynı pozisyonu almıştır."15
Rajapakse'nin belirttiği gibi, Victoria dönemi İngilteresi'nde
(yani 19. yüzyılda) daha pek çok felsefeci Budizme ilgi duymuştu
ve bunun nedeni de, Budizmi, o devrin yaygın felsefeleri olan ateizm
ve Darwinizm'e uygun bulmalarıydı.
Aynı nedenle Budizme sıcak bakan bir diğer ateist ise, Friedrich
Nietzsche'ydi. Hıristiyanlığa karşı koyu bir nefret besleyen, buna
karşın putperest kültürünü ve putperest ahlakını savunan Nietzsche,
savunduğu görüşlerle 20. yüzyıl faşizminin ve özellikle de Nazizm'in
fikri öncüsü oldu. İlahi dinlere olan bu nefreti, kuşkusuz sadece
bu dinlerin ahlaki prensiplerinden değil, bundan da önemlisi, Nietzsche'nin
fanatik ateizminden de kaynaklanıyordu. Ancak Nietzsche'nin nefreti
sadece ilahi dinlere karşıydı, pagan dinlere değil. Aksine, paganizmi
övüyor ve yüceltiyordu. Özellikle de Budizmi... Eighteenth-Century
Studies editörü yazar Jason DeBoer'in ifadesiyle "ilginçtir
ki, tarihteki en militan ateistlerden biri olmasına karşın, Nietzsche
tamamen din karşıtı değildi... Diğer bazı dinlerin pek çok özelliğine
saygı ve hayranlık duymuştu; bunlar paganizm ve hatta Budizm'di."16
İngiliz akademisyen David R. Loy ise, Nietzsche hakkında yazdığı
bir makalede aynı konuda şunları belirtir:
Nietzsche ve Budizmi karşılaştırmak neredeyse klasik bir iş haline
gelmiştir ve bunun iyi bir gerekçesi vardır: Aralarında derin bir
uyum görünmektedir. Morrison'un belirttiği gibi, pek çok ortak öğe
paylaşmaktadırlar: Her ikisi de ilah olmayan bir evrende insanın
merkeziliğini vurgulamakta ve hiçbiri varlık sorununun çözümü için
getirdikleri çözümlerde dış bir varlığa dayanmamaktadır... Her ikisi
de insanı daima değişen ve çok çeşitli olan psikofiziksel güçlerin
akışı olarak görmekte ve bu akışta otonom ve değişmeyen bir varlığa
(yani ruha) yer vermemektedir.17
Nietzsche'nin Budizm ile paylaştığı bu fikirler kuşkusuz büyük
birer yanılgıdır. Bu yanılgıların çıkış nedeni ise, insanın kibirinden
ve cehaletinden başka bir şey değildir. Evreni ve doğayı akıl ve
vicdan gözüyle inceleyen insan Allah'ın varlığının apaçık delillerini
görecektir. Aynı gerçek çağımızdaki bilimsel bulgular tarafından
da ortaya konmaktadır. Nietzsche gibi ateistlerin ortaya attığı
fikir Big Bang ve İnsani İlke (Anthropic Principle) gibi bilimsel
bulgularla yıkılmış, bilim Allah'ın evreni yarattığına ve olağanüstü
bir dengeyle düzenlediğine dair açık kanıtlar ortaya koymuştur.
(Ateizmin Çöküşü hakkında detaylı bilgi için Bkz. İslam'ın
Yükselişi, Harun Yahya, 2002, Kültür Yayıncılık) Darwin'in
evrim teorisinin geçersizliğini ve "bilinçli tasarım"ın varlığını
gösteren deliller, yaratılışın doğruluğunu kanıtlamaktadır. Freud,
Marx, Durkheim gibi 19. yüzyıl ateist düşünürlerinin fikirleri de
yine bilimsel bulgular veya sosyal sonuçlarla birer birer yıkılmıştır.
Ateist ve materyalist Batı kültürünün mimarları, teorilerinin çöküşte
olduğunu görmekte, buna karşılık İlahi dinlere yönelişin artan hızını
engellemek için, çözümü pagan inançların körüklenmesinde bulmaktadırlar.
İşte bu amaçla oluşturulan New Age akımı da materyalizme sahte bir
"maneviyat" takviyesidir.
Peki materyalist Batı kültürü buna neden ihtiyaç duymaktadır? Batı
dünyasının iki bin yıllık fikri gelişimini (ve dejenerasyonunu)
inceleyen İngiliz yazarlar Michael Baigent, Richard Leigh, Henry
Lincoln Batı dünyasının 20. yüzyılda bir "anlam krizi" içine düştüğünü
belirtirler. Bir diğer deyişle, Batılı toplumlara empoze edilen
materyalist felsefe ve yaşam biçimi, birçok insanı Allah'ın varlığı
ve O'na ibadet gerçeğinden kopararak, hayatlarını anlamsız hale
getirmiştir. Baigent, Leigh ve Lincoln'ün deyişiyle "Hayat herhangi
bir anlamdan ve belirleyicilikten tümüyle kopmuş ve hiçbir somut
hedefe matuf olmayan tesadüfi bir olgu haline gelmiştir".18
Bu anlam krizine, bir taraftan da materyalist teorilerin bilimsel
düzeydeki çöküşünün eklenmesi, insanların ilahi dinlere yeniden
yönelmelerine yol açmıştır. Bu nedenledir ki bugün Hıristiyan, İslam
ve Yahudi dünyasında din yükseliştedir; dine inananların ve dini
uygulayanların oranı giderek artmakta, dini kavram ve değerler toplum
hayatında çok daha fazla yer almaktadır. (Özellikle İslam dini,
Batı dünyasının içinde yükselişini sürdürmektedir.)
İşte pagan bir inanış olan New Age de dinsizliğin "anlam krizi"
içinde bocalayan insanlarına sahte bir kurtuluş ve çıkış yolu sunmak
için körüklenmektedir. Tüm bunlar ateist ve materyalist dogmadan
kopmak istemeyen, buna rağmen kendilerine bir tür "maneviyat" arayan
insanların kapıldıkları boş ve batıl öğretilerdir. Bu öğretilerin
boş olduğunu anlamak içinse sadece biraz düşünmek, onları akıl ve
mantık süzgecinden geçirmek yeterlidir. Bu büyük tehlike karşısında
iman sahiplerinin de yerine getirmeleri gereken çok önemli bir sorumlulukları
vardır: Allah'ın mutlak varlığının ve din ahlakının tebliğ edilmesi.
New Age ideologlarının yaptıkları yoğun propagandanın önünü kesmek
için öncelikle yapılması gereken tüm insanlara Allah'ın sonsuz güç
ve kudretinin anlatılması, insanların iman etmeye davet edilmesidir.
Eğer İslam ahlakı insanlara eksiksizce anlatılır, tüm hayatını Rabbimiz'in
bildirdiği şekilde yaşayan bir insanın sahip olacağı eşsiz nimetler
ortaya konursa, insanların sahte maneviyat takviyelerine ihtiyaçları
olmayacaktır.
New Age Hareketinin gelişmesinde ise bizzat evrim teorisyenleri
rol oynamıştır. New Age takipçilerinin çoğu, Theillard de Chardin'i
ruhani liderleri olarak kabul etmektedirler. Theillard de Chardin
evrim teorisinin tarihinde önemli yere sahip bir düşünür ve paleontologdur.
Hatta Piltdown adamı gibi tarihin en büyük bilimsel sahtekarlıklarından
biri sayılan büyük bir skandalın da ortaklarındandır. Onun Darwinizm'e
ne kadar bağlı olduğunu anlamak içinse şu sözü yeterlidir:
Evrim bir teori, bir sistem ya da bir hipotez midir? Hayır o
bunların hepsinden öte bir şeydir. Evrim, kendisinden
kuşku duyulmayan yegane ilkedir ki, tüm teoriler, tüm sistemler,
tüm hipotezler, ciddiye alınabilir ve doğru olabilmek için ona
dayanmak zorundadırlar. Evrim, tüm gerçekleri aydınlatan bir ışık,
tüm çizgilerin kendisinden çıkması gereken bir ana çizgidir.
İşte evrim budur.19
Kendi sözünden de anlaşıldığı gibi Theillard de Chardin evrim teorisinin
ateşli savunucularındandı. O, fiziksel evrimin yanı sıra, ruhsal
evrimin de gerçekleştiğini iddia ediyordu. İnsanın zihinsel ve sosyal
olarak evrimleştikten sonra sonuçta ruhsal bir mükemmelliğe ulaşacağını
savunuyordu. Ulaşılacak bu aşamaya ise "Omega Noktası" adını vermişti.
New Age ideologları arasında Theilhard de Chardin dışında Julian
Huxley ve Theodosius Dobzhansky gibi birçok evrimci de sayılmaktadır.
Dobzhansky'nin "Evrimsel süreç, insanı yükseltirken, kozmozun tarihinde
ilk ve tek kez, kendi bilinci haline geldi." sözü günümüz New Age
yorumcularının sıkça kullandıkları anlatımlardan biridir. Dobzhansky'nin
ölümünden sonraki bir methiyede, genetikçi Francisco Ayala şöyle
demiştir:
Dobzhansky Allah'ın varlığı gibi geleneksel dinin temel inançlarını
görünürde kabul etmese de dindar bir kişiydi... Dobzhansky insanda,
biyolojik evrimin kendi kendinin farkına varma ve kültür alanında
üstün geldiği görüşünü savunmaktaydı. İnsanoğlunun en sonunda
uyum ve yaratıcılığın en yüksek seviyelerine evrimleşeceğine inanmaktaydı.20
Buraya kadar olan anlatımlarda da görüldüğü gibi, New Age tamamen
dünya hayatını ve insanı temel alan bir akımdır. Allah inancını
reddederken insanı sözde ilahlaştırır (Allah'ı tenzih ederiz) ve
kutsal özelliklere sahip bir varlık olarak kabul eder. Nitekim bu
akımın ünlü savunucularından kabul edilen bir dönemlerin ünlü şarkıcı
ve aktrislerinden Shirley MacLaine bir yazısında: 'Kimseye ya da
hiçbir şeye değil, yalnızca kendinize tapabilirsiniz, çünkü ilah
sizsiniz"21 derken, (Allah'ı tenzih ederiz) New Age'in sapkın inanışlarını
da ortaya koymaktadır.
Öncelikli hedefi insanları Allah inancından uzaklaştırmak ve ateist
bir toplum meydana getirmek olan New Age ideologlarına göre insan
kendinin rehberi ve yargıcıdır. Bu sapkın inanışa göre meditasyon,
yoga, reiki, ruhlarla bağlantı kurma, kristal gibi taşların yardımıyla
sözde mükemmelliğe ulaşacaktır. Hatta aynı inanış bu kimseleri çok
daha sapkın bir noktaya kadar sürüklemektedir. Bu yanılgı sözde
ilah konumuna sahip olan insan için "doğru - yanlış", "günah - sevap"
diye kavramların olmamasıdır. Yani New Age inanışına göre insanın
yaptığı herşey doğrudur. Michigan Üniversitesinin Teoloji bölümünden
Prof. H. Wayne House bir makalesinde çarpık New Age inanışına göre
sözde ilah kabul edilen kişinin bir diğer kişiyi yargılayamayacağına,
doğru ve yanlış diye bir kavram olamayacağına dikkat çeker.22 Bu
çarpık mantığa göre dünya üzerindeki tüm cinayetlerin, işkencelerin,
soygunların, yağmaların, zulümlerin, adaletsizliklerin de "yargılanamaz"
sayılması gerekmektedir. Oysa bu iddiayı ortaya atanlar yanılmaktadırlar.
Çünkü insan başıboş ve sorumsuz değildir. Onu yaratan, her anını
gözleyen, tüm düşüncelerini bilen ve öldükten sonra onu sorgulayarak
yaptığı herşeyin karşılığını verecek olan bir Yaratıcımız vardır.
Ve Yaratıcımız olan Allah insanı hayvanlardan farklı olarak bir
ruh, akıl, irade, muhakeme ve yargı yeteneği ile yaratmıştır. Yani
bir insan içinde her türlü eyleme karşı bir istek veya dürtü duysa
dahi sahip olduğu bu özelliklerle onu engelleme gücüne sahip olarak
yaratılmıştır. Örneğin bir olay karşısında şiddetle öfkelenen, iradesi
zayıf bir insan kendini ve karşısındaki insanı hayvan gibi görürse,
ona hiç düşünmeden zarar verebilir, acımasızca davranabilir. Karşısındakinin
küçük bir çocuk, savunmasız bir insan olması hiç fark etmez. Ancak,
Allah'ın kendisine verdiği ruhu taşıdığını bilen, akıl ve vicdan
sahibi insan her türlü durumda öfkesine hakim olur. Muhakemesi,
yargısı, vicdanı her an açık olur. Allah'a hesabını veremeyeceği
en küçük bir harekette bulunmamak için gayret gösterir. Bunun aksini
yapanlar ise bir suç işlemektedirler. Yanlış ve günah olanı seçmelerinin
nedeni, Allah'a iman etmemeleri, yaptıklarından dolayı Allah'a hesap
vermeyeceklerini zannetmeleri ve bu nedenle sakınmamalarıdır. Çünkü
Allah bir ayetinde insanlara hem kötülüğün hem de kötülüklerden
sakınmanın ilham edildiğini bildirir. (Şems Suresi, 7-10). Dolayısıyla
insan doğru ve yanlışı bilmekte, vicdanının sesini dinlemediği için
yanlış olanı seçmektedir. Her insan Allah'ın kendisine bahşettiği
ruhu taşır ve kendisini yoktan var eden Yaratıcımıza karşı sorumludur.
Ayetlerde şu şekilde bildirilir:
Ki O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı
yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden
(sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip
bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak,
gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi,
7-9)
Allah, Kuran'da kendisini başıboş zannedenlere yaratılışlarını
ve ölümden sonra tekrar dirileceklerini şöyle hatırlatır:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor?
Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil
miydi?
Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah,
onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'
Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift
kıldı.
(Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren
değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)
New Age'in temelini oluşturan ve insanı tüm kainatın temeline koyan
söz konusu çarpık inanış, Darwinistlerin de temel argümanlarından
birini oluşturmaktadır. Darwin'in en önde gelen savunucularından
biri olan Julian Huxley'nin kurduğu "evrimsel hümanizm" benzer bir
anlayışa sahipti. Bu dinin amacı "yeryüzündeki evrimsel
sürecin maksimum sonuca varmasını sağlamak" olacaktı. Bu,
yalnızca güçlü organizmaların daha çok yaşamasına ve daha çok üremelerine
çalışmakla sıınırlı değildi. Ayrıca, insanoğlunun "kendinden kaynaklanan
yetenekleri"nin "en üst düzeyde gerçekleştirilmesi" öngörülüyordu.
Bir başka deyişle, insanoğlunun bugün içinde bulunduğu fiziksel
ve zihinsel aşamadan "daha ileri aşamalara" sıçraması için çaba
gösterilecekti. "Hümanizm" teriminin tam tarifi ise, Huxley tarafından
şöyle yapılıyordu:
Ben "hümanist" kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki
ya da hayvan gibi doğal bir varl?k olduğunu kastediyorum. Yani
insanın bedeni, zihni ve ruhu doğaüstü bir güç tarafından yaratılmamış,
aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi
bir doğaüstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece
kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.23
Julian Huxley bir diğer sözünde ise evrimsel hümanizmanın inançlarını
şu şekilde sayıyordu:
Evrimsel hümanizma dininin inançları, doğaüstü anlamdaki vahye
dayalı değildir. Fakat bilim ve ilmin bize insan ve evren hakkında
bildirdiklerine dayalıdır. Bir hümanist bütün güveniyle insanın
doğaya yabancı olmadığına, tam aksine doğanın bir parçası olduğuna
inanmaktadır... Kendi kaderi, yeryüzündeki evrimin gelecek akışını
mükemmel şekilde tamamlamaya, toplumun gereksinmelerini karşılamaya
önderlik etmesidir."24
Oysa Julian Huxley'nin kurduğu bu yapay akım hiçbir temele dayanmayan,
çok büyük yanılgıdır. Çünkü dünyadaki kusursuz tasarımın tek sahibi
alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Darwinistlerin kendilerince kutsallaştırdıkları
insan da Allah'ın yoktan var ettiği, O'na muhtaç, aciz bir varlıktır.
Nitekim Kuran'da, yeryüzündeki yaşamın Allah'ın bir mucizesi olduğu
haber verilmektedir:
Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık, onda sarsılmaz-dağlar
bıraktık ve onda herşeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik.
Ve orda sizler için ve kendisine rızık vericiler
olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler
kıldık.
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim katımızda
olmasın; ancak onu belirlenmiş bir miktar olarak indiririz.
Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik,
böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. Oysa siz onun hazine-koruyucuları
değilsiniz.
Şüphesiz Biz, gerçekten Biz yaşatır ve öldürürüz
ve varis olanlar Biziz. (Hicr Suresi, 19-23)
Huxley'nin ortaya attığı ve insanoğlunun "kutsal" amacının
kendi evrimini hızlandırmak olduğunu öne süren bu düşünceler, John
Dewey adlı Amerikalı filozofu derinden etkiledi. Dewey bu çizgiyi
geliştirerek 1933 yılında "Dini Hümanizm" akımını başlattı
ve ünlü Hümanist Manifesto'yu yayınladı. Manifesto'da vurgulanan
temel düşünce, ilahi dinlerin ortadan kaldırılmasının zamanının
artık geldiği ve bunların yerine, insanoğlunun bilimsel ilerleme
ve sosyal iş birliğine dayalı yeni bir çağa girmek üzere olduğuydu.
II. Dünya Savaşı'nda "bilimsel ilerleme" (!) sonucunda
öldürülen 50 milyon insan, Hümanist Manifesto'da öngörülen optimizmi
derinden sarstı. Benzeri darbelerin ardından Dewey'in yolunu izleyenler
onun görüşlerini az da olsa revize etmek zorunda kaldılar ve 1973
yılında II. Hümanist Manifesto'yu yayınladılar. Bu mesajda "bilimin
bazen insanlığa zarar da verebileceği" kabul ediliyor, ama
yine de temel düşünceden vazgeçilmiyordu. Bu bilimsel temele dayanmayan,
içi boş iddiaya göre insan artık kendi evrimini yönetebilirdi ve
bunu da bilimle yapacaktı. Şöyle deniyordu:
Bilimi akıllıca kullanarak, içinde yaşadığımız çevreyi kontrol
edebiliriz, fakirliği yenebilir, hastalıkları ortadan kaldırabilir,
yaşam süremizi uzatabilir, davranışlarımızı belirgin bir biçimde
değiştirebiliriz. Böylece insanoğlunun evrim sürecini yönlendirebilir,
yeni güç kaynakları oluşturabilir ve insanlığın daha özgür ve
anlamlı bir yaşama kavuşması için gerekli fırsatları yaratabiliriz.25
Aslında her evrimci tarafından bilinçli ya da bilinçsiz olarak
benimsenen bu fikirler, "evrim dini"nin temel inanışlarını
ortaya koymaktadır. Önce hayali bir evrim süreci kurgulanmakta ve
bu sürecin herşeyi var eden "yaratıcı" olduğu varsayılmakta,
sonra bu sürecin insanı kurtuluşa ulaştıracağı düşünülmekte ve en
sonunda insanoğlunun "kutsal" amacının da bu sürece hizmet
etmek olduğuna inanılmaktadır. Kısacası, evrim, hem yaratıcı, hem
kurtarıcı, hem de kutsal bir amaç olarak kabul edilmektedir. Bir
başka deyişle kendisine tapınılan bir ilahtır. (Allah'ı tenzih ederiz)
Oysa Darwinistlerin iddiasının büyük bir aldatmaca olduğu 20. yüzyılda
bilim dünyasında yaşanan gelişmelerle pekişti. Son yıllarda mikrobiyoloji,
biyokimya, anatomi gibi bilim dallarında kaydedilen gelişmeler ve
elde edilen veriler evrimcilerin teorilerinin geçersizliğini gösterirken,
canlılığın bilinçli bir tasarımın eseri olduğu gerçeğini koydu.
Bilimsel ilerleme ile insanın evriminin hızlanacağı ya da ilahi
dinlere gerek kalmayacağı yönündeki iddianın büyük bir aldatmaca
olduğu tüm delilleriyle ortaya çıktı. Çünkü bilim yaratılışı tasdik
eder ve insanların Allah'ın varlığının açık delillerini görmelerine
vesile olur.
Fort Worth, Teksas, Southwestern Baptist Teolojik İlahiyat Fakültesinde
fahri profesör olan John Newport yeni basılan kitabı The Worldview
Crisis and the New Age Movement (Dünya Görüşü Krizi ve New
Age Hareketi) adlı kitabında New Age inancının temel inanışlarından
birinin "insanın kendi çabaları ile artan üst ruhani durumlar
elde edebileceği" fikri olduğuna dikkat çekmiştir. Newport
bunu şöyle açıklamaktadır:
Tümü aynı fikre dayanıyor: "bizim ilahi olabileceğimiz,
bir kurtarıcıya ihtiyacımızın olmaması, Hıristiyanlıkta bulunan
temel inanışlara ihtiyacımız olmadığı...26
Bu konudaki bir yorumda New Age Hareketinin savunucuları arasında
da sayılan ünlü evrimci Jeremy Rifkin'den gelmektedir. Rifkin Algeny
isimli kitabında şu yorumda bulunur:
Evrim uzun zamandır bilinçsiz bir olay olarak görülmüyor, hatta
tam tersi... Biz uzun zamandır kendimizi bir başkasının evinde
bir misafir gibi görmüyoruz. Daha önceden beri var olan kozmik
kurallara uymak için davranışlarımızı düzeltmiyoruz. Bu artık
bir yaratışımızdır. Kuralları biz yapıyoruz. Gerçekliğin parametrelerini
biz oluştururuz. Dünyayı biz meydana getiririz. Çünkü biz uzun
zamandır kendimizi dış güçlere bağımlı görmüyoruz. Uzun zamandır
davranışlarımızı haklı göstermemiz gerekmiyor, çünkü evrenin mimarları
bizleriz. Kendimizin dışında hiçbir şeye sorumlu değiliz. Çünkü
biz krallığız, kuvvetiz ve sürekli olarak galip olanlar bizleriz.27
Rifkin'in bu sözleri Darwinistlerin New Age Hareketi ile neden
bu kadar yakın olduklarını da ortaya koymaktadır. Asırlardır Allah'ın
mutlak varlığını inkar edip kainatın var oluşunu tesadüflere bağlayan
materyalist hayat görüşü, insanı hayatın merkezine koyan New Age
Hareketi ile aynı taraftadır. Oysa daha önce de vurguladığımız gibi
insan Allah'ın yoktan var ettiği aciz, Rabbimiz'e muhtaç bir varlıktır.
Tüm kainatı, yaşadığımız dünyayı, yaşam için son derece elverişli
olarak yaratılan bu gezegenin üzerindeki tüm canlıları Rabbimiz
eşsiz mükemmellikte, kusursuz bir tasarımla var etmiştir. Dünya
üzerinde var olan tüm canlılarda hayranlık uyandırıcı bir yaratılış
gözlemlenmektedir. Her canlı kendisi için en uygun ortamda, uygun
bir vücut yapısıyla yaşam sürmektedir. Kainattaki varlıklara ait
olan her detayda Rabbimiz'in kusursuz sanatını görmek mümkündür.
Allah yarattığı sistemin kusursuzluğunu Mülk Suresi'nde şöyle haber
vermiştir:
O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat)
içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında
hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü)
çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık)
görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz
(uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak
sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)
Bu konuyla ilgili diğer ayetler şu şekildedir:
De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve
O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını
mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman
olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma."
(denildi.) (Enam Suresi, 14)
Resulleri dedi ki: "Allah hakkında mı şüphe
(ediyorsunuz)? O, gökleri ve yeri yaratandır; O, sizi, günahlarınızı
bağışlamak için davet etmekte ve sizi adı konulmuş bir süreye
kadar erteliyor." Dediler ki: "Siz, bizim benzerimiz
olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın
taptıklarından çevirip-engellemek istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık
bir delil getirin." (İbrahim Suresi, 10)
İnsanı ilahlaştıran, güç ve kudret sahibi bir varlık olarak kabul
eden insanlar, gerçekte ne kadar aciz olduklarını görmezden gelmektedirler.
Gözle görülmeyecek kadar küçük olan bir virüs karşısında dahi çaresiz
kalan, vücudunda kusursuzca işleyen sistemlere en ufak bir müdahalede
dahi bulunamayan, Allah'ın yazdığı eceli bir saniye dahi değiştiremeyen
bir insanın ilahlık iddiasında bulunması akıl ve mantıkla çelişen
büyük bir sapkınlıktır. Her insan Allah'ın "ol" demesiyle
var olmuştur. Dünya hayatında Rabbimiz her insanı denemeden geçirmektedir
ve tüm yaptıklarıyla mutlaka hesaba çekecektir.
Kuran'da Hz. Hud'un kavminin de Allah'a iman etmemekte direnen,
kendi ilahlarına ibadette kararlı olan, müşrik bir kavim olduğu
haber verilir. Ayetlerde Hz.Hud'un inkarcı topluluğa şu hatırlatmalarda
bulunduğu bildirilir:
Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz
olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği
hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir)
(Hud Suresi, 56)
1- Wilbur Bruinsma, "The New Age Movement
and Entertainment", http://www.rsglh.org/new_age_movement.htm
2- C. C Martindale S. J., "Theosophy: Origin of the New Age",
http://www.ewtn.com/library/NEWAGE/THEOSOP1.TXT
3- "Helena Blavatsky", Encyclopedia Britannica 2002, Expanded
Edition DVD-ROM
4- Rama P. Coomaraswamy MD, "Are Traditional Catholics a Cult?"
http://www.coomaraswamy-catholic-writings.com/Are%20Traditional%20Catholics%20a%20Cult.htm
5- Alan Morrison, "From Old Gnosticism to New Age, A Historical
Analysis of the Mystery of Iniquity from the 6th Century to the
Present" www.diakrisis.org/OldtoNewGnosticism.htm
6- John Carlo Rosales, "A Closer Look at the New Age Movement",
http://www.ewtn.com/library/NEWAGE/CLOLOOK.TXT
7- "Quotes on Hinduism", http://www.atributetohinduism.com/quotes1_20.htm#Q13
8- "Annie Besant", Encyclopedia Britannica 2002, Expanded
Edition DVD-ROM
9- "Theosophy, Woven From andInto the Fabric of SanatanaDharma",
Hinduism Today, Haziran 1995, http://www.hinduismtoday.com/archives/1995/6/1995-6-03.shtml
10- Alan Morrison, "From Old Gnosticism to New Age, A Historical
Analysis of the Mystery of Iniquity from the 6th Century to the
Present", www.diakrisis.org/OldtoNewGnosticism.htm
11- "Reiki: Enerjiyle İyileştirme Tekniği Nedir?", http://www.beyazyildiz.com/reiki/reiki.htm
12- "DoğalTaşlar ve Mineraller, Taşların Dili", http://www.beyazyildiz.com/taslar/taslar.htm
13- Thomas H. Huxley, Evolution and Ethics, s. 74; Vijitha Rajapakse
"Buddhism in Huxley's Evolution and Ethics: A note on a Victorian
Evaluation and Its Comparativist Dimension", Philosophy East
and West, cilt 35, no. 3 (Temmuz 1985), s. 298
14- Thomas H. Huxley, Evolution and Ethics, s. 90; Vijitha Rajapakse
"Buddhism in Huxley's Evolution and Ethics: A note on a Victorian
Evaluation and Its Comparativist Dimension", Philosophy East
and West, cilt 35, no. 3 (Temmuz 1985), s. 3011
15- Rhys Davids, Buddhism, s. 79; Vijitha Rajapakse, "Buddhism
in Huxley's Evolution and Ethics: A note on a Victorian Evaluation
and Its Comparativist Dimension", Philosophy East and West,
cilt 35, no. 3 (Temmuz 1985), s. 299
16- Jason DeBoer, "Sublime Hatred: Nietzsche's Anti-Christianity",
http://www.absinthe-literary-review.com/archives/fierce6.htm
17- Robert G. Morrison, "Nietzsche and Buddhism: A Study in
Nihilism and Ironic Affinities", Reviewed by David R. Loy.
http://ccbs.ntu.edu.tw//FULLTEXT/JR-EPT/loy.htm
18- Michael Baigent, Richard Leigh, Henry Lincoln, Messianic Legacy,
London: Corgi Books, 1991, s. 184
19- Francisco Ayala, "Nothing in Biology Makes Sense Except
in the Light of Evolution: Theodosius Dobzhansky, 1900-1975",
Journal of Heredity, (V. 68, No. 3, 1977), s. 3.
20- Theodosius Dobzhansky, Changing Man, Science, cilt 155, 27 Ocak
1967, s. 409,
21- Krystyna Potyrala," New Age New Era", http://www.sekty.iq.pl/english/
22- Wilbur Bruinsma, "The New Age Movement and Entertainment,
http://www.rsglh.org/new_age_movement.htm. James Dotson, "Challenge
of New Age Teachings Faced Early Church, Speaker Asserts",
cilt XI, No. 5, May 1998, http://www.thebaptistbanner.com/archive/9805%20Challenge%20of%20New%20Age.htm
23- American Humanist Association tarafından dağıtılan tanıtım broşüründen;
Henry M. Morris, The Long War Against God: The History and Impact
of the Creation/Evolution/Conflict, 8th Edition, Michigan: Baker
Book House, March 1996, s.116
24- Julian Huxley, The Coming New Religion of Humanism, The Humanist,
Ocak-Şubat 1962, s. 118
25- Phillip E. Johnson, Darwin on Trial, 2. Baskı, Illinois: Intervarsity
Press, 1993, s. 131
26- John Newport, "The Worldview Crisis and the New Age Movement",
http://www.thebaptistbanner.com/archive/9805%20Challenge%20of%20New%20Age.htm
27- Jeremy Rifkin, Algeny, New York: Viking Press, 1983.

|